Gazeteci-yazar Özer Kanlı, Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın Kıbrıs sorununa ilişkin açıklamalarını değerlendirdi.
Kanlı, çözüm sürecinde önceliğin KKTC’nin egemenliği ve eşit uluslararası statüsüne verilmesi gerektiğini savundu.
Kanlı, Cumhurbaşkanı Erhürman’ın saptamalarının hatalı olduğunu, umut satmakla Kıbrıs konusunda anlaşma yoluna girilemeyeceğini belirtti.
Kanlı’nın açıklaması şöyle:
Saygı duyduğum Sayın Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın Kıbrıs sorununa ilişkin son açıklamalarını dikkatle okudum.
Doğrusunu söylemek gerekirse, Sayın Cumhurbaşkanı’nın anlattığı tablo ile Kıbrıs’ta yaşanan gerçeklik arasında ciddi bir mesafe görüyorum.
“Umutluyum ve bu sözümün arkasındayım” diyor Sayın Erhürman.
Umut elbette önemlidir.
Ama Kıbrıs meselesinde artık yalnızca umut yetmiyor.
Gerçekleri görmek gerekiyor.
Çünkü bize göre doğru yola hâlâ girilmiş değildir.
Sayın Erhürman, BM Genel Sekreteri’nin yedi konuda ilerleme istediğini, Kıbrıs Türk tarafının da bu yedi başlığın tamamında ilerlemeye hazır olduğunu söylüyor.
Geçiş kapıları, mayınların temizlenmesi, karma evliliklerden doğan çocukların vatandaşlığı, spor, afetlere ortak müdahale ve düzensiz göçle mücadele gibi başlıklar…
Bunların bazıları insani ve pratik konular olabilir.
Ancak Kıbrıs meselesinin temel sorunu bunlar değildir.
Temel sorun egemenliktir.
Temel sorun, Kıbrıs Türk halkının kendi devletinin sahibi olarak mı, yoksa 1960 Cumhuriyeti’nin Rumlar tarafından devam ettirildiği kabul edilen bir yapı içinde “Kıbrıs Türk toplumu” olarak mı görüleceğidir.
Aradan yaklaşık on bir ay geçti.
Bu süre içinde güven artırıcı önlemlerde ne kadar somut ilerleme sağlandı?
Sayın Cumhurbaşkanı altı başlıkta tamamlanma noktasına gelindiğini söylüyor. Fakat bunun Kıbrıs sorununun esasına ilişkin herhangi bir ilerleme sağladığını söylemek mümkün mü?
Tam tersine…
Rum tarafının taleplerine, açıklamalarına ve KKTC’nin statüsüne ilişkin hassasiyetlerine bakıldığında, ortada güveni büyüten bir siyasi atmosferden çok, Kıbrıs Türk tarafının attığı her adımı “statü yükseltme” gerekçesiyle sorgulayan bir anlayış vardır.
Nitekim Erhürman’ın kendisi de Rum tarafının futbol, kültür ve afet işbirliği gibi alanlarda “zımni tanınma” endişesi taşımasını eleştiriyor.
Peki bu neyi gösteriyor?
Şunu:
Rum tarafı hâlâ KKTC’nin herhangi bir şekilde görünürlük kazanmasını dahi siyasi statü meselesi olarak görüyor.
O halde soralım:
Böyle bir ortamda hangi güven artırıcı önlemden söz ediyoruz?
ÖNCE DEVLET GERÇEĞİ
Türkiye’nin resmi politikası açıktır.
Ankara, Kıbrıs’ta yeni bir sürecin başlayabilmesi için Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliğinin ve eşit uluslararası statüsünün teyit edilmesini istiyor. Türkiye Dışişleri Bakanlığı bunu açık biçimde ortaya koymuş durumda.
Bırakınız Sayın Erdoğan’ın son dört yılda BM Genel Kurul toplantılarında söylediklerini 2026 yılında yapılan resmi açıklamalarda da Türkiye, adada iki devletin varlığının gerçekçi çözüm zemini olduğunu ve Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliği ile eşit uluslararası statüsünün tanınması gerektiğini vurguluyor.
İşte bizim tartışmamız gereken esas konu budur.
Sayın Erhürman ise bugün hâlâ dönüşümlü başkanlığı ve siyasi eşitliği “pazarlık konusu olmayan” unsurlar olarak ortaya koyuyor.
Siyasi eşitlik ve dönüşümlü başkanlık, federasyon modeli içerisinde önemli başlıklardır.
Fakat burada çok temel bir çelişki var:
Rum tarafı zaten bunları kabul etmiyor.
Daha da önemlisi, Rum tarafı KKTC’nin egemen ve eşit uluslararası statüsünü kabul etmiyor.
Öyleyse Kıbrıs Türk tarafı neden hâlâ federasyonun iç düzenine ilişkin ayrıntıları “vazgeçilmez” ilan ederek tartışmanın merkezine koyuyor?
Önce temel mesele çözülmeli.
KKTC’nin varlığı, egemenliği ve eşit uluslararası statüsü kabul edilmeden, federasyonun nasıl işleyeceğini tartışmak bizi yine aynı labirente sokmaz mı?
“CRANS-MONTANA’DA KALDIĞIMIZ YERDEN” NE DEMEKTİR?
Rum lider Nikos Hristodulidis’in “Crans-Montana’da kaldığımız yerden devam edelim” yaklaşımı zaten başlı başına sorgulanması gereken bir yaklaşımdır.
Çünkü Crans-Montana’nın üzerinden yıllar geçti.
O süreç sonuç vermedi.
Bugün aynı masaya aynı anlayışlarla oturup farklı sonuç beklemek, Kıbrıs Türk halkını geçmişte yaşanan hayal kırıklıklarının tekrarına sürükleme riski taşır.
Sayın Erhürman buna karşı çıkıyor ve önce güven artırıcı önlemler, sonra metodoloji, ardından özlü müzakereler diyor.
Bu yaklaşımın kendi içinde bir mantığı olabilir.
Fakat asıl soru şudur:
Metodolojiyi kim belirleyecek?
Ve daha önemlisi:
Müzakerenin sonunda ulaşılması hedeflenen siyasi yapı nedir?
Eğer hedef yeniden federasyon ise, bunu açıkça ortaya koymak gerekir.
Eğer hedef iki egemen devletin eşit statüde yan yana yaşayacağı yeni bir işbirliği modeli ise, o zaman bunun da açıkça söylenmesi gerekir.
İki farklı hedefi aynı anda taşıyarak Kıbrıs meselesinde yeni bir sayfa açılamaz.
“SİYASİ EŞİTLİK” KELİMESİ YETMİYOR
Sayın Erhürman, siyasi eşitliğin “al-ver konusu olmadığını” söylüyor.
Buna karşılık Rum tarafının siyasi eşitlikten ne anladığı da ortadadır.
Rum tarafının siyasi eşitliği, egemenliğin ve uluslararası temsilin tek bir ortak federal devlet çatısı altında paylaşılması çerçevesinde ele alması ile Kıbrıs Türk tarafının egemen eşitliğini iki devlet temelinde değerlendirmesi arasında büyük bir fark vardır.
Dolayısıyla yalnızca “siyasi eşitlik” demek yetmez.
Siyasi eşitliğin hangi siyasi yapı içerisinde gerçekleşeceğini söylemek gerekir.
Eğer bir ortaklık devleti kurulacaksa, bunun egemenliğinin kaynağı ne olacaktır?
Eğer iki devlet esas alınacaksa, neden BM’den bu iki devletin eşit uluslararası statüsünü teyit etmesi istenmesin?
Türkiye’nin 2026 boyunca BM’ye yönelik açıklamalarının merkezinde zaten bu mesele bulunuyor.
RUM TARAFI NEDEN DEVLETİMİZİN STATÜSÜNÜN YÜKSELMESİNDEN KORKUYOR?
Sayın Erhürman’ın spor ve afet işbirliği üzerinden sorduğu soru aslında bizim de sormamız gereken başka bir soruyu ortaya çıkarıyor:
Neden Rum tarafı KKTC’nin uluslararası görünürlüğünü artırabilecek her gelişmeyi “tanıma” tehdidi olarak görüyor?
Çünkü mesele yalnızca futbol değildir.
Mesele çocukların futbol oynaması da değildir.
Mesele, Rum tarafının hâlâ kendisini adanın tek meşru devleti, Kıbrıs Türk tarafını ise o devletin toplumu olarak görmesidir.
İşte kırılması gereken anlayış budur.
Kıbrıs Türk halkının bugün kendi devletine sahip olması bir müzakere masasının sonucu değildir.
Devlet gerçeği zaten vardır.
Türkiye’nin resmi politikasında da bugün çözüm zemini, iki devletin egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsü üzerinden tarif edilmektedir.
UMUT DEĞİL, GERÇEKÇİLİK
Sayın Cumhurbaşkanı “umutluyum” diyor.
Ben de umutlu olmak isterim.
Ama siyaset umut satmak değildir.
Siyaset, gerçekleri doğru okumaktır.
Rum tarafı KKTC’nin egemenliğini ve eşit uluslararası statüsünü kabul etmiyorsa…
İki devletli çözüm fikrine karşı çıkıyorsa…
Türkiye’nin ortaya koyduğu yeni çözüm zeminini kabul etmiyorsa…
Kıbrıs Türk halkının uluslararası alanda devlet olarak görünürlük kazanmasına itiraz ediyorsa…
O zaman bize düşen, aynı eski federal formülleri farklı başlıklar altında yeniden dolaşıma sokmak değildir.
ANKARA’NIN ÇİZDİĞİ ÇERÇEVE
Türkiye’nin bugün BM’ye verdiği mesaj açık:
İki devlet gerçeği kabul edilmelidir.
Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsü teyit edilmelidir.
Yeni bir müzakere süreci ancak bu gerçeklik üzerinden kurulmalıdır.
KKTC Dışişleri Bakanlığı da yeni çözüm vizyonunu, Kıbrıs Türk tarafının egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsünün güvence altına alınması temelinde tanımlıyor.
Bence Cumhurbaşkanı Erhürman’ın New York’ta yapması gereken temel tartışma da budur.
Önce statü.
Önce egemen eşitlik.
Önce iki devlet gerçeğinin kabulü.
Ondan sonra işbirliği mekanizmaları…
Ondan sonra geçiş kapıları…
Ondan sonra afet mekanizmaları…
Ondan sonra ekonomik ve sosyal ilişkiler…
Bunların hepsi konuşulabilir.
Ama devletin statüsünü konuşmadan, devletin geleceğini güvence altına almadan, yeniden federasyonun anayasal mekanizmalarını tartışmaya başlamak, bize göre doğru yol değildir.
GERİSİ MARTAVALDIR
Kıbrıs Türk halkı artık aynı filmi yeniden izlemek istemiyor.
Annan Planı’nı gördü.
Crans-Montana’yı gördü.
Yıllarca süren müzakereleri gördü.
Verilen sözleri, tutulmayan sözleri, Rum tarafının “kabul edemeyiz” dediği her noktada sürecin nasıl tıkandığını gördü.
Bugün yapılması gereken yeni bir federal pazarlık masası kurmak değil, Kıbrıs’ın bugünkü gerçekliğini uluslararası alana kabul ettirmektir.
Sayın Cumhurbaşkanı’na düşen görev, umut dağıtmak değil, bu gerçeği masaya koymaktır.
Türkiye’nin BM’ye bildirdiği politika ortadadır.
KKTC’nin egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsü teyit edilmelidir.
İki devlet gerçeği kabul edilmelidir.
Bundan sonra Kıbrıs Türk tarafı her türlü işbirliğine hazır olduğunu gösterebilir.
Ama devletimizin statüsünü tartışmaya açarak değil; devletimizin statüsünü güvence altına alarak.
Çünkü bugün Kıbrıs’ta ihtiyacımız olan şey yeni bir federal hayal değildir.
Gerçeklerle yüzleşen, KKTC’nin varlığını esas alan ve Türkiye ile birlikte devletimizin uluslararası statüsünü ileri taşıyan bir politikadır.
Gerisi, ne kadar güzel cümlelerle anlatılırsa anlatılsın, martavaldır. Sevgimiz , saygımız baki ama Tufan hocamızı yeri geldiğinde eleştirmek gerekiyorsa , eleştirmek de bizim halkımıza karşı borcumuzdur.










